‘Selim İleri’nin eserlerinde yalnızlık bile zariftir’
ÜMRAN AVCI – Meltem Sancaktaroğlu’nun kaleme aldığı “Son – Selim İleri’ye Veda Romanı”, usta yazarın doğum günü olan 30 Nisan’da okurla buluştu. Sancaktaroğlu bu kitabı sekiz yıl önce yazmaya başladı ancak Selim İleri’nin vefatı sonrasına yetişebildi. Yazar; kitapta Selim İleri’nin edebiyat dünyasında bıraktığı izleri, eserlerini ve usta yazarı etkileyen yapıtları ve yazarları anıp anlatıyor. Bir hatırlama ve düşünme metni olarak doğan kitap, bir yanıyla Selim İleri’ye bir saygı duruşu, bir vefa kitabı aslında. Ne de olsa, Sancaktaroğlu’nun deyişi ile “Yazarlar gider ama kelimeler ve onların ardında kalan duyarlık sonsuza dek yaşar…” Sancaktaroğlu ile edebiyatımızın incelikli kalemi Selim İleri’yi ve kitabını konuştuk.

■ Selim İleri’nin sizdeki ve edebiyatınızdaki yerini nasıl anlatırsınız?
Selim İleri, benim için yalnızca Türk edebiyatının büyük bir yazarı değil; kelimelerle hafıza kuran, duyguyu incelikle taşıyan, geçmişle bugünü edebiyatın zarafeti içinde buluşturan çok özel bir isimdir. Onun eserlerinde insanın iç dünyasına, yalnızlığına, kırılganlığına ve hatıralarına büyük bir şefkatle yaklaşılır. Bu yönüyle Selim İleri hem okurluğumda hem de yazarlık yolculuğumda derin bir iz bıraktı. Benim edebiyatımda ise onun yeri, daha çok bir ilham, saygı ve vefa alanı olarak duruyor. Romanı yazarken de amacım onu yalnızca anlatmak değil; onun bende bıraktığı duyguyu, edebiyatımızdaki yerini ve okurla kurduğu o derin bağı roman diliyle selamlamaktı. Selim İleri’yi yalnızca kelimelerle anmak değil; ona duyulan sevgiyi edebî bir hafızaya dönüştürmekti.
■ Selim İleri’nin edebiyatı üzerine tahliller var kitapta. İleri edebiyatı neler fısıldıyor?
Selim İleri’nin edebiyatı üzerine tahlillerin yer almasının nedeni, onun yalnızca bir yazar olarak değil, bir edebiyat iklimi olarak da okunması gerektiğine inanmam. Selim İleri edebiyatı bize şunu fısıldıyor: Edebiyat yalnızca anlatmak değildir; saklamak, hatırlamak, incitmeden dokunmak ve kaybolana bir kez daha ses vermektir. Selim İleri edebiyatı bana her şeyden önce inceliği, hatırlamayı, kırılganlığı ve insan ruhunun sessiz taraflarını fısıldıyor. Onun eserlerinde yalnızlık bile zariftir, hüzün bile derin bir estetik taşır. Yaptığım tahlillerde yalnızca eserlerini çözümlemek değil, onun edebiyatının taşıdığı o sesi, o iç sızısını ve o zarif hatırlama biçimini de okura hissettirmek istedim.
■ Kitap 75 bölümden oluşuyor. Sanırım bilinçli bir tercih.
Evet, Selim İleri 75 yaşında aramızdan ayrıldı; kitabın 75 bölümden oluşması da ona duyduğum derin sevgi, saygı ve vefanın sembolik bir ifadesi oldu. Selim İleri’nin 75 yıllık ömrüne, 75 bölümle sessiz bir saygı duruşunda bulunmak istedim. Her bölümü, onun edebiyatımıza, hafızamıza ve kalbimizde bıraktığı izlere küçük bir selam gibi düşündüm.

■ Kitapta bir rüyadan bahsediyorsunuz. Selim Bey’i rüyanızda görüyor ve kendisini arıyorsunuz. Sonra ilginç bir gelişme yaşanıyor…
İlk kitabımın çıkmasına bir hafta vardı. Rüyamda Selim Bey’i gördüm. Ertesi gün yayınevinden telefonunu alıp aradım ve ağlamaya başladım. “Selim Bey beni tanımıyorsunuz” diye başlayıp rüyamı anlatmaya başladım. Tren istasyonundaydık, bir tünel vardı. Bana “Işığa yürü” dedi, ben bu ışığı edebiyat olarak yorumlamıştım. Kendisine rüyamı anlattım. Suskunluk oldu… “Ağlamayın lütfen, çok enteresan aynı rüyayı ben de gördüm” dedi. Bu benim için çok sarsıcı ve anlamlıydı. Bu rüyadan sonra yazı evrenimde de bir dönüşüm başladı. Bu deneyimden sonra yazının yalnızca bilinçle değil; sezgiyle, kalple ve bazen de rüyaların fısıldadığı şeylerle kurulduğunu daha güçlü hissettim.
■ “Bazı okumalar vardır; insanın hayatına bir kitap gibi değil, bir yön gibi girer” demişsiniz. Selim İleri okumaları neleri öğretti, nelerin kapısını açtı size?
Evet, gerçekten de bazı okumalar insanın hayatına yalnızca bir kitap olarak girmez; bakışını, duyuşunu, yürüyüşünü değiştirir. Selim İleri benim için böyle bir yazardı. Selim İleri’nin edebiyatında şehir, özellikle İstanbul, yalnızca bir mekân değildir. Sokaklarıyla, eski evleriyle, yitip giden insanlarıyla, mevsimleriyle, kokularıyla ve hatıralarıyla yaşayan bir varlıktır. O, şehre bakmayı öğretir insana. Selim İleri’yi okudukça hayatın yalnızca büyük olaylardan ibaret olmadığını; küçük ayrıntıların, suskunlukların, eski fotoğrafların, unutulmuş isimlerin ve içimizde sakladığımız duyguların da bir anlamı olduğunu daha derinden fark ettim. Onun edebiyatı bana hem insanı hem zamanı hem de şehri daha yavaş; daha dikkatli ve daha şefkatli okumayı öğretti.

“‘Beni anlatmamışsınız; beni hissetmişsiniz’ demesini isterdim”
■ Selim Bey, bu kitabı görse ne derdi, diye düşündünüz mü hiç?
Kitabı yazarken en çok içimde yankılanan sorulardan biri buydu. Kendisi yaşarken bu kitabı ona yetiştirememiş olmanın hüznü, içimde söyleyemeden kalan sözlerin eksikliğiyle birleşti. Onun kelimelere gösterdiği özeni, hatıralara yaklaşma biçimini, insan ruhuna dokunurkenki o zarif mesafesini düşününce, bu kitabı yazarken her cümlenin omzumda ayrı bir ağırlığı oldu. Onun bu kitabı gördüğünde, “Beni anlatmamışsınız; beni hissetmişsiniz” demesini isterdim. Çünkü benim için asıl mesele onun ruhuna, edebiyatımızdaki izine, hatıralarımıza sinmiş o ince sızıya yaklaşabilmekti. Belki hiçbir şey söylemezdi; yalnızca o zarif ve hüzünlü tebessümüyle kabul ederdi. Benim için bu, yalnızca bir teselli değil; içimde ömür boyu kanayacak o sessiz yaranın üzerine, edebiyatın usulca bıraktığı ince ve merhametli bir örtü olurdu.