Ümran Avcı – Yazar Güneş Altunkaş, dördüncü romanı “İstanbul’un Kalbindeki Ejder”de duygusal ve cinsel istismar mağduru bir kadının hikâyesini anlatıyor. Okur; İstanbul isimli kahramanın 20’nci yaş gününe tanıklık ediyor. Anne babasının başka hayatlar kurduğu İstanbul, bir yalının içerisinde kimsesiz bir hayat sürüyor. Tek yoldaşı gündüzleri bakımını üstlenen ve en yakın arkadaşı olan Elif hemşire. Ailesinin 12 yaşından itibaren başka başka hayatlar kurarak bir daha arayıp sormadığı İstanbul, kütlesini büyüterek kendince bir direniş sergiliyor. Güneş Altunkaş, “Bu roman, İstanbul’un ve kendisi gibi susturulmuş tüm ruhlar için attığı o ilk çığlık diyebilirim” diyor.
■ Romanınız için bir ifşa aslında. Yıllarca susan İstanbul’un, susmaktan vazgeçirilmesiyle başlayan bir iyileşme hikâyesi…
Bilirsiniz, susmak çok ağırdır. Sadece bedeninizde bir yük değil, ruhunuzda derinleşen bir yaradır. Hele ki o suskunluk, bir travmanın, bir acının üzerini örtmek içinse… İstanbul, yıllarca suskun kaldı. Ona reva görülen tüm acımasızlıklara, sevgisizliğe karşı sözsüz bir direniş gösterdi. Ama en büyük direnişi susmayı bırakıp konuşmaktı. Bu roman, İstanbul’un ve kendisi gibi susturulmuş tüm ruhlar için attığı o ilk çığlık diyebilirim. Bilinir ki susmanın sancısı, dile gelmeyen sözcüklerin birikmesiyle oluşur. Bu birikim, bir gölge gibi peşinizi bırakmaz, hatta bir süre sonra kendi varlığınızı bile gölgeler. İstanbul, bu gölgenin altında ancak yazarak nefes alabiliyordu. Kendi hikâyesini yazarken, bir başkalarının hikâyelerine de ışık tuttuğunu fark edemiyordu. Her zaman söylerim başkaları için konuşmak, aslında kendinize de bir iyilik yapmaktır. Bu eylem, sadece bir empatiden ibaret değil, aynı zamanda kolektif bir iyileşme eylemidir. Birinin sesi olmak, o kişiyi yalnız bırakmadığınızı gösterir ve bu, en derin yaraları bile iyileştirebilecek bir güce sahiptir.
■ Roman herkesin anne baba olmaması gerektiğini açık açık söylüyor…
Maalesef günümüz toplumunda en temel sevgi ve şefkat kavramları bile bir statü ya da görev hâline gelmiş durumda. Anne ya da baba olmak biyolojik bir gerçeklikten çok, ruhsal bir hazırlık ve bilinç gerektirir. İstanbul’un bu cümleleri kurması bir isyan, bir haykırış aslında. Duygusal yoksunluk içinde büyümüş, sevginin ne olduğunu bilemeyen bir çocuğun, dünyadaki kötülüğün köklerini sorgulamasıdır. Evet, romanda özellikle bu konuya çok ağırlık verdim. Çünkü bir çocuğun ilk dünyası ailesidir. Eğer o dünya sevgisiz, şefkatsiz ve ilgisizse, çocuk oradan aldığı yaralarla büyür ve ne yazık ki bu yaralar, dünyayı kirleten bir hâle dönüşebilir.
■ ‘Duygusal ölüm’ tanımı da romanda öne çıkan temalardan biri… Fizyolojik ölümden daha sancılı olduğunu söylemek mümkün mü?
Kesinlikle. Fizyolojik ölüm, bedenin fonksiyonlarının durmasıdır. Ama duygusal ölüm, ruhun en derinlerinde yaşanan bir boşluktur. Bu boşluk, hayatın tüm renklerini, tatlarını, seslerini siler. Yaşayan bir bedende, her şeyi hisseden, duyan ama hiçbir şeye tepki veremeyen bir ruhun mahsur kalmasıdır. Romanın en can alıcı noktalarından biri de bu duygusal ölüm hâli. İstanbul, fizyolojik olarak hayatta olmasına rağmen, hissiz, tepkisiz ve âdeta ölü bir ruhla yaşıyor. Bu, fiziksel bir ölümden çok daha acı verici, çünkü o bedenin içinde hapsolmuş bir ruhun çaresizliğini temsil ediyor.
‘Etrafı parıltılı, içi boş bir kafes’
■ İstanbul, adını taşıdığı kentin en gözde yalılarından birinde yalnız ve sevgisizlik içinde yaşıyor. Karakterinize, “Burada yaşayanlar ne kadar şanslı insanlar denmez” dedirterek ışıltılı görünen hayatların aldatıcılığına dikkat çekiyorsunuz…
Dışarıdan bakıldığında, Boğaz’ın en güzel yalısında, lüks içinde yaşayan genç bir kadınla karşılaşıyoruz. Oysaki bu yalı, İstanbul için bir hapishaneden farksız. Etrafı parıltılı, içi boş bir kafes. Romanla anlatmak istediğim şey tam olarak bu: Paranın ve statünün, asla sevgi ve huzurun yerini dolduramayacağı gerçeği. Görsel zenginlikler, ışıltılı hayatlar, sadece dışarıdan görünen bir illüzyon. Bu illüzyonun perdesi aralandığında, aslında ne kadar yalnız, ne kadar sevgisiz, ne kadar mutsuz ruhların o parıltılı hayatları yaşadığını görürüz. İstanbul’un yalıdaki yaşamı, tam da bu aldatıcılığın bir sembolü. Varlıklı bir hayatın içinde bile, sevgisizliğin ve ilgisizliğin açtığı yaralar, en lüks eşyaların bile kapatamayacağı kadar derindir.

