Ümran Avcı – Yazar ve oyuncu Başak Sayan’ın yeni romanı “Gülün Açtığı Gece” okurla buluştu. Sayan, beşinci romanında tarihi gerçekliklerle kurguyu harmanlıyor. Polisiye, felsefe, tasavvuf ve bilimin farklı disiplinlerinin iç içe geçtiği roman; 1200’lü yıllar ile günümüz arasında bir paralellikle ilerliyor. Nükleer fizik doktoru Şirin Özdemir, tüm dünyayı sarsacak bilimsel bir keşfin arefesindeyken, ABD’de çalıştığı laboratuvar saldırıya uğruyor ve kaçırılıyor. Bir yandan da ağır bir suçlamayla karşı karşıya kalıyor. Ne var ki, kaçırılma olayının ardında Hallâc-ı Mansûr’un kayıp elyazmaları olduğundan habersiz. Şirin, Profesör Algan Ataman ile peşlerindeki istihbarat servislerinden kurtulmak için ölüm kalım savaşı verirken gizlenen bir tarihe de şahitlik ediyor. Başak Sayan ile Şems-i Tebrizi’nin gizlenen kimliğini, Mevlânâ ile yoldaşlıklarını ve Alamut tarihini konuştuk.
■ Bu kitabı yazarken yaptığınız çalışma Şems’in kimliğine yönelik hangi yeni bilgilere ulaştırdı sizi?
“Gülün Açtığı Gece” yaklaşık dört yıllık bir çalışmanın ürünü. Şems-i Tebrizi söz konusu olduğunda hepimizin zihninde aşağı yukarı aynı anlatı vardır; kim olduğu bilinmeyen, kalender bir derviş bir gün Konya’da ortaya çıkar ve Mevlânâ’yı derin bir eğitimden geçirir, ardından gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Bu kitaba çalışırken, 15. YY tarihçisi ve edebiyatçısı Devletşah’ın kaleme aldığı “Tezkire-i Şuara”yı okudum. Okudukça karşıma bambaşka bir tarih anlatısı çıktı. Orada Şems’in altıncı Alamut imamı Celaleddin Hasan’ın oğlu olduğu ve babasının Sünni İslam’ı kabul etmesinin ardından Tebriz’e gönderildiği anlatılıyordu. Devletşah’a göre Şems, bir Alamut Prensi yani. Birden fazla dil biliyor. Kelam, fıkıh, astronomi ve matematikte çok ileri. Batıni bilgisi çok derin ve son derece güçlü bir entelektüel donanıma sahip. Bu bilgi birikimi sayesinde Mevlânâ’yı eğitiyor. Tabii şu çok önemli; bu bir alternatif tarih…
■ Alamut Kütüphanesi’nin yakılmasıyla oradaki eserler günümüze ulaşamadı. Neler kaybedildi?
Alamut Kütüphanesi döneminin en önemli bilgi merkezlerinden biriydi. Yalnızca Nizârî İsmaili geleneğine ait metinleri değil, çok daha eski dönemlere uzanan el yazmalarının da bulunduğu son derece zengin bir koleksiyona sahip olduğu biliniyor. Bu nedenle yakılması yalnızca bir mezhebin ya da siyasi yapının değil, insanlığın ortak kültürel hafızasının da kaybı anlamına geliyor. Belki de Şems gibi tarihsel kişiliklerin hayatına dair pek çok sorunun cevapsız kalmasının da nedeni bu. Bir anlamda tarihin büyük bir sayfası kayıp. Ve bazen insan ister istemez şu soruyu soruyor; belki de bugün hâlâ karanlıkta kalan pek çok şey o raflarda saklıydı. Sonuç olarak Alamut Kütüphanesi’nin yakılması yalnızca kitapların değil insanlığın hafızasının da yakılmasıydı diyebiliriz.
Ataerkil siyasi düzen
■ Romanda devletleri yöneten kadın yöneticiler var. Ancak bu durum hoşnutsuzluk yaratıyor…
Orta Çağ toplumlarında iktidar alanı büyük ölçüde erkeklerin tekelindeydi ve kadınların bu alana girmesi çoğu zaman istisnai bir durum olarak görülüyordu. Burada ilginç olan noktalardan biri şu: Türk ve Orta Asya kültürlerine baktığımızda kadınların kamusal hayattaki konumunun oldukça güçlü olduğunu görüyoruz. İslamiyet öncesi Türk toplumlarında hatunların devlet yönetiminde söz sahibi olduğu, diplomatik görevler üstlenebildiği ve zaman zaman siyasi karar süreçlerine doğrudan katıldıkları biliniyor. İslamiyet’in kabulünden sonraki süreçte kadınların kamusal alandaki rolü giderek daralıyor. Romanı yazarken benim için önemli olan şey, tam da bu gerilimi göstermekti. Bir yanda güçlü kadın figürlerinin varlığı, diğer yanda onları sınırlayan ataerkil bir siyasal düzen. Tarih çoğu zaman böyle çelişkilerin içinde ilerliyor.
‘Görünür olmak entelektüel üretimle yan yana düşünülmeyebiliyor’
■ Sohbet ederken yazarlık konusunda size biçilen kimliğe verilen dirençten bahsettiniz. Neden sizce bu direnç?
Evet, açık konuşmak gerekirse böyle bir dirençle karşılaştım. İlk kitabım 2010’da yayımlandı ve o dönem toplum beni daha çok oyuncu kimliğimle tanıyordu. Özellikle de oynadığım roller, dişiliğin ön planda olduğu karakterlerdi. Bu da ister istemez insanların zihninde bir kalıp oluşturuyor. Bir rol üzerinden bir kimlik inşa ediliyor ve o kimliğin dışına çıkmanız beklenmiyor. Burada ilginç bir çifte standart da var. Bir erkek oyuncu kitap yazdığında genellikle ‘çok yönlü bir sanatçı’ olarak değerlendirilir. Ama aynı şeyi bir kadın yaptığında çoğu zaman önce yeterliliği sınanır. Bizim toplumlarımızda kadınlar hâlâ belirli rollere sıkıştırılabiliyor. Güzel olmak, oyuncu olmak ya da kamusal alanda görünür olmak çoğu zaman entelektüel üretimle yan yana düşünülmeyebiliyor. Belki de bir yazarın en önemli mücadelelerinden biri, başkalarının ona biçtiği kimliğin dışına çıkabilmesidir.

