Mayıs 30, 2026
#Kültür Sanat

‘Göç artık herkesin hikâyesi’

Seray Şahinler – Almanya’ya işçi göçünün üzerinden yarım asırdan fazla geçti ancak geride bırakılan hayatların, duyguların ve iki dil arasında sıkışmış kuşakların hikâyeleri hâlâ anlatılmayı bekliyor. Dinçer Güçyeter’in Almanya’da yayımlanan ve Leipzig Kitap Ödülü’ne değer görülen kitabı “Almanya Masalımız”, tam da bu sessiz hafızanın izini sürüyor ve birden çok kuşağa ait kadınların ve Almanya’da doğmuş bir oğlun öyküsünü, geçmişin yükünü güçlü imgelerle örülmüş ortak bir dilde buluşturuyor. Güçyeter ile bu duygusal masalı konuştuk…

“Almanya Masalımız”ın yolculuğu nasıl başladı?

Bunu başta bir kitap olarak yazmayı düşünmedim. Günlük tutmaya başlamıştım; kızıma ve oğluma, babaanneleriyle dedelerinin Almanya’ya nasıl gittiğini, neler yaşadığını anlatmak istiyordum. Bir gün öldüğümde bu günlük onlara kalsın istedim. Önce yalnızca Fatma’nın hikâyesi olacaktı. Kitap fikri ortaya çıkmadan önce bu metni çevremdekilere okudum. “Bu bizim de hikâyemiz,” diyen çok kişi oldu. Böylece “Annemin Almanya Masalı”, “Bizim Almanya Masalımız”a dönüştü. Birçok insan bu hikâyede kendi hayatını, sızısını, özlemini yeniden buldu.

Kitap kendini yazdırmış aslında…

Bazı şeyler sanki kendiliğinden çözülmeye başladı. Hikâye kendini yazdırdı. Benden çıkan bir şey olmaktan çok dinleyenin ve izleyenin isteğine dönüştü.

Kitap biyografik izler taşıyor fakat en güçlü yönlerinden biri yaşanılanlarla, duygularla çok gerçekçi olması…

Almanya üzerine konuşanlar genellikle eğitim için oraya gitmiş, belli bir çevreden gelen insanlardı. Oysa Fatma o dünyaya ait değildi. Köyünden ilk kez çıkıp başka ülkeye gitmiş bir kadındı. Annem hep gizli ağlayan bir kadındı. Onun düşünce yapısının, hissiyatının peşinden gitmek istedim. Hakikat can acıtıyor ama ben onu masalsı, destansı bir dille anlatmayı tercih ettim. O destanın içinde göç işçiliği, aile özlemi, eksiklik hissi ve umut vardı.

“Almanya Masalımız”ın mesajı neydi?

Çağdaş dünyada göçün biteceğini sandık ama görüyoruz ki bitmeyecek. Fatma’nın hikâyesi bugün hâlâ birçok kadının hikâyesi. Bir mülteci kampında yaşayan kadının da onun yanında büyüyen çocuğun da hikâyesi… Hangi çatının altında bir sızı yaşanmadı ki? Hepimizin bir kesiği, kanaması, söyleyemediği sözleri oldu. En net söylemek istediğim şey şu: İnsana ait hiçbir şey ayıp değil. Zaaflarımızı, eksiklerimizi, endişelerimizi daha çok konuşmalıyız. Çünkü heveslerimizle, özlemlerimizle, söyleyemediğimiz duygularla bu dünyadan göçüp gitmek çok acı.

‘Kendi kaynağından beslendi’

Özellikle Almanya’ya göçün bugün hâlâ yeterince anlatılmadığını düşünüyorum. Bu kitap bu boşluğu dolduruyor.

Bugüne kadar Anadolu’dan gelen birçok insan göç hikâyesi yazdı; profesyoneller, akademisyenler, araştırmacılar… Ama çoğu zaman bu hikâyeler Alman bakış açısıyla anlatıldı. Ödül jürisindekiler ilk kez bu hikâyenin kendi kaynağından, süzgeçsiz bir biçimde geldiğini söyledi. Bu yüzden insanlar anlatının içinde kendilerini buldu. Benim için sahicilik çok önemliydi. Göç üzerine çok kitap yazıldı, çok hikâye dramatize edildi. Benim hedefim Fatma’nın, Zeynep’in, Hanife’nin sesini olduğu gibi alıp hikâyeye taşımaktı.

Marilyn Monroe’ya 100. yaş sergisi

Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir