ZUMEDYA HABER

#Kültür Sanat

Göçün kültürel hafızası

Seray Şahinler – 1961 yılında Türkiye ile Almanya arasında imzalanan İşgücü Antlaşması, yüz binlerce insanın yaşamını değiştiren tarihsel bir sürecin başlangıcı oldu. “Geçici” olarak tasarlanan işçi göçü, zamanla Almanya’nın toplumsal, kültürel ve sanatsal dokusunu dönüştüren kalıcı bir deneyime dönüştü. Depo’da izleyiciyle buluşan “Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi, bu tarihsel deneyimin izlerini sürerek göçün bireysel ve kolektif hafızadaki karşılıklarını görünür kılıyor.

Göçün 65. yılı vesilesiyle hazırlanan sergi, Berlin’in önemli kültür kurumlarından Maxim Gorki Tiyatrosu’nun 2025 yılında düzenlediği yedinci ve son Berliner Herbstsalon festivalinden yapılan tematik bir seçkiyi İstanbul’a taşıyor. Sergi, Türkiye’den Almanya’ya uzanan göç hikâyesini yalnızca bir işgücü hareketi olarak değil; dil, kimlik, aidiyet, kültürel üretim ve dayanışma eksenlerinde şekillenen çok katmanlı bir toplumsal dönüşüm olarak ele alıyor.

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.

Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin

Kadın deneyimleri

Serginin başlığı olan “Aşk, Mark ve Ölüm”, Yeni Alman Dalgası’nın temsilcilerinden İdeal grubunun 1982 tarihli şarkısından geliyor. Aras Ören’in şiiri, göçmenlerin seslerini duyurmakta zorlandıkları bir dönemin tanıklığını yaparken, serginin temel sorularına da zemin hazırlıyor: Göç edenler nasıl var olur? Hangi dillerle konuşur, hangi hikâyeleri anlatır ve nasıl hatırlanırlar?

Serginin ilk bölümü, Melek Konukman-Tulgan, Filiz Taşkın, Serpil Yeter ve Gülsün Karamustafa’nın eserlerinin yanı sıra kapsamlı bir arşiv araştırmasına dayanıyor ve Berlin’de Telefunken şirketinin ‘misafir kadın işçiler’ için tahsis ettiği Stresemannstrasse 30 adresindeki işçi yurduna odaklanıyor. Bu bölümde, göç tarihinin çoğu zaman görünmez kalan kadın deneyimleri öne çıkıyor. Anlatının derinlerinde ise 1965 yılında Berlin’e gelen yazar Emine Sevgi Özdamar yer alıyor. Özdamar, Telefunken’de çalıştığı dönemi ve yurttaki yaşamı, bir edebiyat hazinesine dönüştürdü. Eserlerinde göç, yalnızca mekânsal bir hareket değil; dilin, hafızanın ve kimliğin dönüşüm süreci olarak karşımıza çıkıyor.

Her eser yaşam öyküsü

Serginin ikinci bölümünde ise yaşam öykülerinden ve göç deneyimlerinden hareketle Almanya’yı tartışan sanatçıların işleri yer alıyor. Nevin Aladağ, Züli Aladağ, Cana Bilir-Meier, Zühal Bilir-Meier, Ahu Dural, Semra Ertan, Harun Farocki ve Antje Ehmann, Daniel Knorr, Hakan Savaş Mican, Ersan Mondtag, İrfan Önürmen, Emine Sevgi Özdamar, Ülkü Süngün ve Želimir Žilnik’in video, heykel ve metin temelli çalışmaları; göçün kuşaklar boyunca değişen anlamlarını, aidiyet biçimlerini ve Almanya’nın çok kültürlü toplumsal yapısını sorguluyor.

“Almancılar”, Türkiye’den Almanya’ya uzanan işçi göçünün tarihine bakarken, aynı zamanda bu tarihin günümüzde nasıl hatırlandığını ve yeniden anlatıldığını da araştırıyor. Sergi 27 Haziran’a kadar Depo’da görülebilir. 

Paranın temsili gücü

Sergide göçün eşyaların üzerinden anlatısına temas eden işler var. Hakan Savaş Mican 1972’de göçmen işçi olarak Almanya’ya gelen; 1999’da ise Karadeniz’e geri dönen annesinin hikâyesine eşyaların hafızası üzerinden bakıyor. Berlin’de bir evin deposuna yığılmış olan sayısız kap kacağı, depodan çıkarıyor ve annesinden her nesneyi teker teker hatırlamasını isteyerek, geçmişi yeniden inşa etmeye yönelik bir arayış sunuyor. Daniel Knorr ise, “Domuzcuk Kumbara” başlıklı heykel enstalasyonunda Almanya tarihinin farklı dönemlerinde kullanılmış para birimleri (Reichsmark, Deutsche Mark, DDR-Mark ve Euro) ve banknotları origami tekniğiyle bir domuz ailesine dönüştürüyor. Sanatçı böylece siyasi ve ekonomik dönüşümlerin izini paranın temsili gücüyle tartışmaya açıyor.

Kayıp heykelin izlerini hatırlamak

Cumhuriyet’in 50. yılı kapsamında heykeltıraş Muzaffer Ertan tarafından yapılan ve 1973 yılında Tophane Meydanı’na yerleştirilen İşçi Heykeli, Türkiye’de kamusal sanatın ve kolektif hafızanın önemli sembollerinden biri olarak kabul ediliyor. Heykelin, Almanya’ya çalışmak üzere giden işçilerin işlemlerini gerçekleştirdiği İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun önünde bulunması, ona ayrı bir tarihsel anlam kazandırdı. Ancak zaman içerisinde siyasi nedenlerle vandalist saldırılara uğrayan eser büyük ölçüde tahrip edilmiş ve sonra ortadan kaldırıldı. İrfan Önürmen, eseri yeniden gündeme taşıyarak birebir ölçülerde çikolatadan yapılmış bir replikasını üretiyor. Çikolata tercihi tesadüfi değil; Almanya’dan gelen işçilerin yıllarca yakınlarına getirdiği çikolatalar, Türkiye’de daha iyi bir yaşam umudunun ve ekonomik refahın simgesi olarak görüldü. Önürmen ana heykelin çevresine, orijinal eserin tahrip edilmiş hâlini temsil eden küçük beton figürler yerleştirerek güçlü bir görsel anlatı kuruyor. 

Göçün kültürel hafızası

‘Genciz, hoşuz… Daha yeni başlıyoruz’

Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir