Melisa Vardal – Pink Martini, Türkiye’deki köklü dostluğunu tazelemek üzere yeniden yola çıkıyor. Dijitalleşmenin ve yapay zekâ üretimlerinin müzik endüstrisini tek tipleştirdiği bir çağda, akustik enstrümanların ve insan sesinin gücüyle kültürel bir direniş sergileyen topluluk, 22 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. Grubun güçlü vokali Storm Large, turne öncesinde sorularımızı yanıtlarken Türkiye seyircisiyle aralarındaki bağı saf bir aidiyet ve ev hissi olarak tanımlıyor.
■ 1994’ten bu yana geçen 30 yılı aşkın sürede Pink Martini bir dönüşüm geçirdi mi?
Aslına bakarsanız, Pink Martini özünü ve temeldeki ruhunu hiç değişmeden koruyan bir aile diyebilirim. Daha ilk günden sivil toplum örgütlerine destek olmak, sivil hakları savunmak için Thomas Mack Lauderdale ile yola çıkan o cesur grup neyse, bugün de sahnedeki o orkestra ve ekip olarak hepimiz Thomas başta olmak üzere aynı ruhu taşıyoruz. Elbette zamanla daha çok kişiye ulaşmaya, turnelerimizle devasa bir ‘küresel kucaklaşmaya’ kavuştuk ve bu tarif edilmez bir mutluluk ve coşku. Dönüşümümüz bir ‘başkalaşım’ ya da yön değiştirme değil; şarkılarla, dinleyicilerle daha çok büyüyerek, zenginleşerek her geçen yıl dünyaya daha büyük, daha renkli bir Pink Martini sunmayı sürdürüyoruz. Türkiye izleyicisi de yıllar içinde deneyimimizin en güzel şahitlerinden…
En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
kaynak olarak ekleyin
■ Repertuvarınızda 25’in üzerinde dilde şarkı var ve siz dilin ait olduğu kültürün hüznünü ve neşesini de aktarıyorsunuz. “Aşkım Bahardı” bu örneklerden yalnızca biri. Hiç bilmediğiniz bir dilin, coğrafyanın kodlarını nasıl çözüyorsunuz?
Bu işin sihirli bir formülü ya da matematiksel bir denklemi yok; tek bir kelimesi var, o da dürüstlük. Farklı dillerde olsa insan kalbinin dili birçok coğrafyada aynı… 100 yıl önce bu topraklarda yaşayan bir insanın hissettiği aşk, acı, özlem ya da yas neyse, bugün farklı tarif ediyor olabiliriz ama bugün hissettiklerimiz de tam olarak o geçmişteki hislerle buluşuyor. Thomas şarkıları seçerken o zamansız duyguları bulma konusunda tam bir dâhi. Ben “Aşkım Bahardı”yı ya da “Üsküdar”ı söylerken sadece fonetik olarak kelimeleri ezberlemiyorum; o melodiye sinmiş yaşanmışlığı, İstanbul’un o tanıdık sıcaklığını ve hatta hüznünü hissediyorum. Bir kültüre saygı duyduğunuzu ve onun güzelliğini gerçekten takdir ettiğinizi hissettirdiğiniz an, o coğrafyanın kolektif hafızası size kapılarını sonuna kadar açıyor. Müzik, sınırları ve pasaportları saniyeler içinde yok ediyor.

■ Yapay zekâ üretimleri, hızla tüketilen dijital formatlar ve tek bir algoritmanın belirlediği sesler… Dijitalleşmenin bu kadar egemen olduğu bir çağda, çok sesli orkestra geleneğini korumak kültürel bir direniş biçimi mi?
Kesinlikle öyle! Hem de en şık, en asil direniş biçimlerinden biri. Bugün etrafımızda inanılmaz bir gürültü var; insanlar ekranları kaydırıyor, algoritmaların onlara dikte ettiği şeyleri dinliyor ve sürekli bir şeyleri yarıştırıyor. Her şey çok mekanik ve ruhsuz. Bizim yaptığımız şey ise âdeta zamanda yolculuk yapmak gibi. Koca bir ekibin bir Hollywood orkestrası gibi sahneye çıkıp hiçbir dijital hileye sığınmadan, sadece akustik enstrümanların o büyüleyici güzelliğiyle binlerce kişiye dokunması bugün müthiş bir müzik eylemi. Sanat aynı zamanda bir ayna. Biz sahnede o çok sesliliği, o kusursuz insan emeğini koruyarak dünyaya şu mesajı haykırıyoruz: “Biz hâlâ buradayız, hâlâ insanız ve birbirimizin kalbine dokunmaya ihtiyacımız var”.
‘Yeniden Türkiye’deki ailemizin yanındayız’
■ Türk dinleyicilerinizle olan ilişkiniz artık eski bir dostluğa dönüştü. Sizi buraya bağlayan bir duygu var mı?
O duygu saf, katıksız bir aidiyet. Pasion Turca sayesinde Türkiye’deki seyirciyle kurduğumuz o 20 yılı aşan bağ kelimelerle tarif edilemez bir şey. Biz dünyanın her yerinde çalıyoruz, kapalı gişe konserler veriyoruz ama İstanbul’un, özellikle Harbiye Açıkhava’nın o büyülü enerjisi bambaşka. Sahneye ilk adımı attığımda, o binlerce kişinin kolektif keyfini, coşkusunu ve gözlerindeki o samimi dostluğu gördüğüm an evimdeymiş gibi hissediyorum. Bizi buraya bağlayan şey sadece müzik değil; kulisteki o dondurmalı irmik helvaları, börekleriniz ve yıllardır sahnede hep birlikte söylediğimiz o aşk dolu şarkılar. Türk seyircisi bizim sadece müziğimizi değil, kusurlarımızı, deliliğimizi ve neşemizi de seviyor, hissedebiliyorum. O yüzden sahnede piyanoya yaklaştığım an içimden tek bir şey geçiyor: “Evet, yeniden Türkiye’deki ailemizin yanındayız.”
■ Türkiye’deki hayranlarınıza iletmek istediğiniz özel bir mesajınız var mı?
Dünyanın tüm karmaşasına ve gürültüsüne inat, kalbinizdeki o içten neşeyi, tutkuyu ve aşkı korumaya devam edin. Biz yine aşkla ve içimizdeki o uslanmaz punk ruhuyla geliyoruz. 22 Temmuz’da buluştuğumuzda tüm dertleri unutacağız. Yine hep birlikte şarkılar söyleyeceğiz, İstanbul’a doyamıyoruz.

